İklim olaylarının son dönemde şiddet ve sıklığının artmasıyla birlikte, iklim değişikliğinin iş dünyasının geleceği üzerinde nasıl bir etkisi olacağı bir kez daha gündeme geldi. Capgemini’ın 13 ülke ve 12 sektörde faaliyet gösteren 701 organizasyondan 2 bin 100 üst düzey yönetici ile yürüttüğü bir araştırmanın sonuçları dünyanın önde gelen küresel şirketlerinin iklim konusundaki endişe ve planlarına dair kayda değer bulgular içeriyor.

“A World in Balance: The Resilience Reset” başlıklı raporun öne çıkan başlıklarından biri, iklimin iş dünyasında sebebiyet verdiği aksaklıkların giderek arttığı. Son 12 ay zarfında yaşadıkları iklim kaynaklı sorunların neler olduğu sorusuna katılımcılar şu yanıtları verdiler: Tedarik zincirinde aksaklıklar (yüzde 87), üretim süreçlerinde aksaklıklar (yüzde 84), ham madde kıtlığı (yüzde 82), operasyonel maliyet artışı (yüzde 81), sigorta maliyetlerinde artış (bir sene zarfında yüzde 74’lük bir artış ile yüzde 81), gelirlerde azalma (bir sene zarfında yüzde yüzde 59’luk bir artış ile yüzde 77) ve BT aksaklıkları (yüzde 75).

Bu türden risklere karşı şirketler “iklim adaptasyonu” stratejisi benimsiyorlar. Hem fiziksel (örneğin, ekstrem hava olayları ve deniz seviyesinin yükselmesi) hem de dönüşüm (örneğin, düzenlemelerde yapılan değişiklikler ya da piyasa beklentilerinde yaşanan değişim) risklerini öngörmekten, gerekli hazırlıkları yapmaktan ve hızlı yanıt vermekten oluşan bu sürecin odağında iklim değişikliğine sebep veren faktörlerin etkilerini azaltmak değil, değişimin bugünkü ve gelecekteki etkilerini yönetmek var.

Bu bağlamda organizasyonlar, iklim adaptasyonunu genel iklim stratejisinin öncelikli bir bileşeni hâline getiriyor (bir senede yüzde 12’lik bir artış ile yüzde 68), düzenli şekilde iklim riski değerlendirmeleri yürütüyor (yüzde 61) ve fiziksel altyapılarını iklimsel etkilere dayanacak şekilde yeniliyor (bir senede yüzde 11’lik bir artış ile yüzde 49).

Yaptıkları harcamalar da şirketlerin iklim değişikliğini her geçen gün daha büyük bir tehdit olarak algıladıklarına işaret ediyor. Organizasyonların yüzde 76’sı önümüzdeki yıl iklim adaptasyonu harcamalarını artıracaklarını ifade ederken sadece yüzde 3’ü azalmaya gideceklerini belirtiyor. Finansal hizmetler sektörüne ait rakamlar özellikle dikkat çekiyor: Sektörde iklim adaptasyonu harcamalarını azaltmayı planlayan hiç şirket yokken, artırıma gidecek olanların oranı yüzde 81 ile, enerjinin (yüzde 82) zirvenin hemen altında yer alıyor.

Ancak görünüşe göre risk ve endişelerden doğan planların uygulamaya geçirilme süreçlerinde zorluk yaşanıyor. Şirketlerin sadece yüzde 15’i iklim risklerini nicelediklerini ifade ederken risk analitiği araçları ya da platformları geliştirenlerin oranı yüzde 28, tüm tedarik zincirine uzanan iklim değerlendirmeleri yapanların oranı ise yüzde 22’de kalıyor.

Araştırmacılar önümüzdeki yıllarda da iklimsel politikaların odağının emisyondan dayanıklılığa doğru kaymaya süreceğini belirtiyorlar.

ARAŞTIRMA HAKKINDA Capgemini, “A World in Balance: The Resilience Reset” (2026)

 

Raporlamada Olgunlaşma Dönemi

Sürdürülebilirliğin pazarlamadan satışa, finanstan risk yönetimine kadar farklı iş birimlerinin ortak gündemi hâline gelmesiyle birlikte, raporlama bir iletişim çalışmasının ötesine geçerek stratejik karar alma mekanizmalarının önemli bir bileşenine dönüştü. Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’nin (SKD) 84 şirketin 2024 raporlama dönemine ait sürdürülebilirlik, entegre ve entegre faaliyet raporlarının değerlendirildiği Reporting Matters başlıklı çalışma, Türkiye’de iş dünyasının sürdürülebilirlik raporlamasında olgunlaşma dönemine girdiğini gösteriyor.

Çalışmanın en ilgi çekici bulgularından biri sürdürülebilirlik raporlarına bağımsız dış güvence sağlayan şirketlerin oranının yüzde 48’den yüzde 71’e yükseldiğini gösteriyor. Ancak dış güvencenin yaygınlaşması uygulamanın kapsam ve derinliğinin de aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmiyor zira, dış güvence, yüzde 36,6 puanla şirketlerin en düşük performans gösterdiği üç alandan biri olmayı sürdürüyor. Araştırmacılara göre bu tablo, şirketlerin dış güvence almaya yönelik eğiliminin güçlendiğini ancak güvencenin kapsamının ve niteliğinin geliştirilmesi için hâlâ önemli bir gelişim alanı bulunduğunu ortaya koyuyor.

Çalışmada doğa ve biyoçeşitlilik konularını raporlarında doğrudan ele alan şirketlerin oranının bir yılda yüzde 64’ten yüzde 83’e çıktığı belirtiliyor. Ancak araştırmacılar, şirketlerin bu başlıkları raporlama gündemlerine giderek daha fazla alsalar da, bu alanlarda ölçüm, hedef belirleme ve yönetim yaklaşımlarının geliştirilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

Şirketlerin sürdürülebilirlik konularının hem şirket üzerindeki etkisini hem de şirket faaliyetlerinin çevre ve toplum üzerindeki etkisini birlikte değerlendirdiği çifte önemlilik yaklaşımını uygulama oranı ise, üç yıl zarfında yüzde 15’ten yüzde 60’a yükseldi. Yönetim kurullarında sürdürülebilirlik sorumluluğunu açıkça tanımlayan raporların payında da belirgin bir artış görüldü. Ancak araştırmacılar daha derinlikli önemlilik analizlerinin görece sınırlı kalmasının ve küresel ortalamayla aradaki farkın, bu alanda gelişim ihtiyacının devam ettiğini gösterdiğini belirtiliyorlar.

Araştırmada öne çıkan bir başka nokta da şirketlerin raporlarını öncelikli sürdürülebilirlik konularıyla uyumlu biçimde kurgulamakta güçlü bir performans sergiledikleri. Raporlama kapsamının net biçimde tanımlanması ve sürdürülebilirlik konularının değer zinciri boyunca ele alınması bu yılın belirgin ilerleme alanları arasında yer aldı. Raporlara kolay ulaşılabilmesi ve bilginin okuyucunun ihtiyacına uygun formatlarda sunulması da şirketlerin güçlü olduğu alanlar arasında öne çıktı. Gelişimin devam ettiği alanlar ise şirketlerin önceliklerini hangi süreçlerle belirlediği ve bu öncelikleri ölçülebilir, zamana bağlı hedeflerle nasıl ilişkilendirdiği oldu. Öncelik belirleme sürecinde geçen yıla göre kaydedilen iyileşme, raporlamanın temelini oluşturan bu alanda kademeli bir olgunlaşma yaşandığını gösteriyor.

ARAŞTIRMA HAKKINDA Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, “Reporting Matters 2025” (2026)