ARBOR Fayda Tasarımı Kurucusu Aylin Gezgüç ile büyümenin yeniden tanımlanmasından rejeneratif ekonomiye, ESG'nin sosyal boyutundan COP31'in Türkiye için anlamına kadar uzanan geniş bir çerçevede sürdürülebilirliğin geleceğini konuştuk.
Sürdürülebilirlik artık yalnızca çevresel etki ya da regülasyon uyumu üzerinden değil, daha geniş bir sistem dönüşümü olarak ele alınıyor. Siz bu sistem dönüşümünü nasıl okuyorsunuz? Mevcut sistemdeki tıkanıklık noktaları neler? Nasıl bir açılıma ihtiyaç var?
Kaynaklar her dönem sistemlerin dinamosudur. Kıtlık ve bolluk bilincine göre sistemin neye değer verdiği değişir. Zamanın ruhu da bu süreçte etkilidir. Hangi dönemde olursa olsun, girişimcilik ruhu olarak kendini gösteren ve toplumların bekaasını bağladığımız inovasyon birikimi aslında bu kaynakların hangisi kıtsa onun değeri gözetilerek denge sağlanır. Mevcut ekonomik sistem kurulduğunda finansal kaynaklar kıt idi. Şimdi ise yaşamın ta kendisini sağlayan doğal kaynaklar ve bu çeşitlilik ile ortaya çıkan dört element sıkıntı içinde. Hava, toprak, su ve bunların arasındaki geçişi sağlayan Gora’da “tahta” tabir edilen fauna sıkıntı içinde. Bir yandan aşırı talepkâr “extraction” modeli yani al-yap-kullan-at diğer yandan toksik ve atık birikimi sebebiyle parametreler değişti. O yüzden uyum konuşanlar geride kalacak çünkü kendi risklerinin farkında değiller demektir.
Büyüme kavramı uzun yıllar iş dünyasının ana pusulası oldu. Ancak bugün büyümenin niteliğini, sınırlarını ve yarattığı etkileri yeniden tartışıyoruz. Sizce “büyüme” kavramını nasıl yeniden tanımlamamız gerekiyor? “Degrowth” yaklaşımı burada nasıl alternatif sunuyor?
Yaşamda yine doğaya bakarak söylüyorum: her şey büyür. Hastalık da iyilik de kötülük de büyür. Sosyal ve biyolojik çeşitlilik bu büyüme ile ivmelenir ancak doğada bazı limitler vardır ve doğanın sistemleri bunu kendi içinde dengeleyecek mekanizmalar ile akışta döngüsel olarak devinir.
“Dünyanın modeli ile mevcut küresel ekonomik model birbirine uymuyor” diyorsunuz. Doğa alır, sindirir ve dönüştürürken; modern ekonomi büyük ölçüde alır, kullanır ve atar mantığıyla çalışıyor. Bu uyumsuzluğu şirketler açısından en görünür hale getiren kırılma noktaları neler? Burada hangi risklerden söz edebiliriz?
Küresel tedarik zincirlerinde kırılmalar kadar yerelde kendi operasyonlarını sürdürmelerinde destek verecek coğrafyanın taşıma kapasitesi en büyük riski oluşturuyor.
Rejeneratif ekonomi kavramı, sürdürülebilirliğin ötesine geçerek “zararı azaltma” değil, sistemi onarma ve yeniden canlandırma fikrine dayanıyor. Bir şirket için rejeneratif bakışa geçmek pratikte nereden başlar: tedarik zincirinden mi, finansman modelinden mi, liderlik anlayışından mı?
Çok güzel bir soru, nereden başlayacağız. Biraz biraz her bir yerden başlayacağız, yine bir komedi filmi aklıma geliyor, little little in the middle! Şöyle ki devam eden operasyonların her birine bu bakış açısı ile bakmamız ve bir yandan da finansman için göstereceğimiz yeni varlıkların yeşil mavi varlıklara katkı sağlaması gerekiyor. Net pozitif etki kavramına geçmemiz gerekiyor ve bu durumda organik büyüme kadar, arge ve yeni ortaklıkları da gözden geçirerek kendi içimizde yaratıcı yıkımı da yapmamız gerekiyor.
ESG’nin çevresel boyutu karbon, enerji ve kaynak kullanımı gibi somut göstergelerle daha hızlı kurumsallaşırken, sosyal boyut çoğu zaman geri planda kalıyor. Sizce ESG’yi daha bütüncül bir yerden nasıl okumalıyız? Şirketler sosyal boyutu ESG’nin tamamlayıcı bir başlığı olmaktan çıkarıp stratejik dayanıklılığın merkezine nasıl yerleştirebilir?
Bunun yanıtı sanıldığı kadar zor bir yerden gelmeyecek. Benim Etki Çemberleri Vakfı’nı anlatırken kullandığım tek bir cümle var. Sosyal ve biyolojik çeşitlilik sistemleri korur, iyileştirir ve güçlendirir. Bunun yapılandırılmış bir modelini oturttuk. Her sektörde uyguladık ve işe yaradığınız, lethargy’den kurtulmayı sağladığını statükoyu sağlıklı bir şekilde bozduğunu gördük.
COP31’in Türkiye’de, Antalya’da gerçekleşecek olması iş dünyası için yalnızca diplomatik bir başlık değil, aynı zamanda bir hazırlık ve pozisyon alma meselesi. Sizce Türkiye’de şirketler COP31’e giderken sürdürülebilirliği bir iletişim gündemi olmaktan çıkarıp gerçek bir dönüşüm ajandasına çevirmek için hangi adımları atmalı?
Jeopolitik olayların yarattığı psikolojik sınırın insanların algılarını çok bozduğunu ve atalet yarattığını düşünüyorum. O bozulan algı sebebiyle de kurumların birbiriyle yani aynı çatı altında olsalar bile yeterli etkileşim içinde olmadıklarını görüyorum. Yani ne kadar büyüdüler, o büyüklükten beklenen performansı gösterdiler mi?
Üniversiteleri olan, düşünce birimleri olan bu gibi büyük varlıkların o büyüklüğe yakışır şekilde iklim mücadelesinde yerel, ulusal, bölgesel stratejiler geliştirdiklerini ve partnerlerini bunun içine kattıklarını görmeyi beklerim.
Çünkü iklim mücadelesine samimi bir şekilde dahil olan herkes kendi bölgesinde diğer paydaşları da sürece katması ve onu gördüğü noktada da ister su olsun, ister karbon yönetimi olsun, ister biyoçeşitlilik yönetimi olsun köyle birlikte şehirle birlikte yani bir bitki gibi yayıldığı tüm coğrafyalar üzerinde işbirlikleri kurarak yapması gereken bir şey olduğunu anlar. Partiler üstü bir yerden yapıldığı için de ulusal ve küresel bir harekete dönüşür. Fonksiyonel bakılması gereken bir yerdeyiz. Şirketler, sektörler birlikte çalışmalı ve ulusal erkin eksik kaldığı yerleri sivil toplum ve influencer desteği ile kapatmalı. Herkes aynı gemide.