Atatürk’ün üretim vizyonundan ilham alarak kurduğu Sosyal Fabrika’da eşitsizlikleri görünür kılmanın ötesine geçerek onları dönüştürmeyi hedefleyen Münteha Adalı, kurumların yalnızca başarı hikâyeleri anlatan yapılar olmaktan çıkıp şeffaf birer "sosyal dönüştürücüye" evrilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çalışan esenliğini temel bir hak olarak konumlandıran ve "Erkekler Konuşuyor" projesiyle toplumsal cinsiyet eşitliğine kapsayıcı bir boyut kazandıran Adalı ile, şirketlerin "mış gibi" yapmayı bırakarak insan odaklı bir ofis dinamiğini nasıl inşa edebileceklerini, kadınların liderlik yolculuğunu ve yeni neslin iş dünyasındaki anlam arayışını konuştuk.
Bizlere kısaca kendinizi ve Sosyal Fabrika’yı tanıtabilir misiniz, Münteha Adalı ve Sosyal Fabrika’nın hikayesi nedir?
Münteha; çok çalışan, klasik anlamda meraklı değil, gerçek anlamda meraklı, hızlı öğrenen ve öğrendiğini tek bir alanda değil genelin pratiğinde kullanan, anlamadan hareket etmeyen, gözlemleyen, gözlemler sonucu ihtiyaçları neden-sonuç ilişkisinde ele alıp “oyun bozan ama yeni oyun kuran” birlikteliğe inanan, yatay hiyerarşi içinde olmaya özen gösteren ben…
Hep söylüyorum bugünkü kavramlar ve tanımlamaları bilmeden ticaretimle birlikte toplumda önüme, önümüze çıkan sorunlara karşı duruş sergileyerek iş yapma kültürü içinde yol aldım, sosyal fabrika bu süreçte farklı konularda yazdığım projeleri hayata geçirme sürecinde anlaşılmadığımı fark ettiğim 2018’de kurdum.
Kariyer yolculuğum boyunca özel sektör, girişimcilik ve sosyal fayda alanlarının birbirinden ayrı değil; birbirini besleyen yapılar olduğuna inandım. Sosyal Fabrika da tam olarak bu inançtan doğdu.
Bu süreçte benim kendimi nasıl tanımladığımın dışında toplumun algısında ne olduğum daha da önemli.
Atatürk’ün üretim ve kalkınma vizyonundan ilham alarak kurduğumuz Sosyal Fabrika’da; eşitsizlikleri görünür kılan değil, sorunun çözüme giden yolda tarafları ile birlikte onları dönüştürmeye çalışan projeler geliştirme hedefindeyiz. . Kadınlar, gençler, çocuklar, erkekler, kurumlar ve yerel topluluklarla birlikte çalışıyor; sosyal faydayı sürdürülebilir hale getirmeye odaklanıyoruz. Bizim için mesele sadece proje üretmek değil, insanların hayatında gerçek bir etki bırakabilmek.
Atatürk’ün fabrika vizyonundan ilham alarak kurduğunuz Sosyal Fabrika’da "Eşitsizliklerden eşitlik arıyoruz" diyorsunuz. Şirketlerin sadece kâr odaklı değil, sosyal birer aktör olmaları gerektiği bu dönemde, kurumsal iletişim stratejilerinde ve kurum kültüründe sizce en çok hangi dönüşümlere ihtiyaç var?
Toplumsal dönüşüm için “Sosyal Dönüştürücü” aktörlere ihtiyaç var.
Bugün çalışanlar da tüketiciler de kurumların sadece ne ürettiğine değil, neye hizmet ettiğine bakıyor. Bu yüzden şirketlerin artık yalnızca başarı hikâyesi anlatan değil, gerçekten toplumsal sorumluluk alan yapılar olması gerekiyor.
Bence en büyük dönüşüm; samimiyet, şeffaflık ve kapsayıcılık tarafında yaşanmalı. Sosyal fayda artık dönemsel bir iletişim çalışması değil, kurum kültürünün merkezinde yer almalı. Çalışanına iyi gelmeyen, topluma dokunmayan ya da eşitlik konusunda cesaret göstermeyen bir yapının sürdürülebilir olması da çok zor. Kurumların “mış gibi” yapmayı bırakıp söz–eylem ilişkisini güçlendirmesi gerekiyor.
Özellikle iş dünyasında kadınların ilk yöneticilik adımını atabilmeleri için, kurum kültürlerinde acilen yıkılması gereken en büyük önyargı sizce nedir, o ilk adımı atarken cesaretlerini korumaları için ne tavsiye edersiniz?
Kadınların hâlâ kendilerini sürekli kanıtlamak zorunda bırakıldığı bir sistemin içindeyiz, belki de bize böyle hissetmememiz empoze edildi. Kendi cinsiyetimizle barışık olmak, kadınlığın engel değil fırsat olduğu bilinci ile hareket etmek en önemlisi.
Ayrıca bizi sorun ya da fırsat görenlere bakmak gerekiyor. En büyük ön yargılardan biri; kadınların duygusal oldukları için yönetimde zorlanacağı düşüncesi. Oysa empati kurabilmek, dinlemek, dönüştürmek ve kriz yönetebilmek bugün liderlikte en ihtiyaç duyulan beceriler arasında. İnsan odağından ayrılmadan gerçekçi yaklaşımlarla iş hayatını düzenlemek hepimizin mecburiyeti.
Onay beklemeden “Her duruma hazır olalım, bilgi ve tecrübeyle donanıp, özgüvenle kendimizi ifade etmeliyiz. Kusursuz olmak zorunda değiliz. Cesaret bazen korkmadan ilerlemek değil, korkuya rağmen hareket etmektir. Başarı her neyse biz ona gideceğiz, artık bekleme zamanı değil.
"Erkekler Konuşuyor" projeniz gerçekten ezber bozucu. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sadece kadınların bir mücadelesi olmaktan çıkarıp masaya erkekleri de davet ettiğinizde, ofis içindeki dinamiklerde ve empati kültüründe nasıl somut dönüşümler gözlemliyorsunuz?
Toplumsal cinsiyet eşitliği sadece kadınların meselesi değil, toplumun meselesi. Bu yüzden erkekleri masaya davet etmek bizim için çok önemliydi. Çünkü dönüşüm ancak birbirimizi gerçekten dinlediğimizde mümkün oluyor.
“Erkekler Konuşuyor” projesinde şunu çok net gördük: İnsanlar konuşmaya başladığında, aslında birbirlerinin yüklerini hiç bilmediklerini fark ediyorlar. Özellikle iş hayatında empati kültürü güçleniyor, savunma dili azalıyor ve çalışanlar birbirlerini daha insani bir yerden görmeye başlıyor. Bu da kurum içindeki iletişimi dönüştürüyor. Ağızdan çıkanı kulak duyunca tavır davranışlarda değişim başlıyor ve artık geriye dönüş yok..
Birçok farklı şapkayı aynı anda taşıyorsunuz. CEO, yatırımcı ve sosyal etki stratejistisiniz. Tüm bu yoğunluğun içinde "Başarısız Olmanın Dayanılmaz Hafifliği"ni savunmak çok kıymetli. Kendi kariyer yolculuğunuzda "iyi ki” dediğiniz bir başarısızlık ânınızı bizimle paylaşır mısınız?
Sonucu öğrenmekse başarısızlıktan söz etmemek gerekir. Bazen kayıp gibi görünen şeyler bizi gerçek yolumuza yaklaştırıyor. Bankacılığı bırakıp kendi yolumu çizme kararı birçok kişiye göre büyük bir riskti. Hatta o dönem “neden düzenini bozuyorsun?” diyen çok oldu. Ama bugün dönüp baktığımda, iyi ki o konfor alanından çıkmışım ki benim için konfor alan tanımına uymuyordu çünkü bana ait olmayan sistem içinde yaratıcılığım zarar görüyordu, “inisiyatif al” komutları çok samimi değildi.
Zoru sevmek diye bir konuşmam var, zor insana kendi gücünü, farklı koşullarda nasıl hareket etmesi gerektiğini öğretir. Çünkü insan bazen en çok zorlandığı yerde kendini keşfediyor.
"Genç Etkisi" projesiyle gençleri sadece izleyici değil, dönüşümün aktörü yapıyorsunuz. Yeni jenerasyon artık iş hayatında sadece maaş değil, anlam ve esneklik de arıyor. İş dünyası ve kurumsal yapılar bu yeni nesil beklentilere gerçekten hazır mı?
Açık konuşmak gerekirse hâlâ tam olarak hazır olduğumuzu düşünmüyorum.
Hepsi için geçerli olmasa da yeni nesil artık sadece unvan ya da maaş odaklı değil; anlam üretmek, değer görmek ve kendini ait hissetmek istiyor. Kurumların da bu dönüşümü anlaması gerekiyor.
Hepimiz gibi gençler de samimiyet arıyor, Şeffaflık istiyorlar, katılım istiyorlar ve gerçekten duyulmak istiyorlar. Tabi alan yaratılmasını beklememeleri gerekiyor.
Bu yüzden iş dünyasının gençlere sadece çalışan değil, fikir ortağı gibi yaklaşması gerekiyor. Biz de Genç Etkisi’nde tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. Sorunlara karşı çözüm üreten bugünden yarınını tasarlamaları gerekiyor.
"Social Wellpreneur" yaklaşımınızla sağlıklı yaşamı ve esenliği bir hak olarak konumlandırıyorsunuz. Sürekli performans baskısının olduğu kurumsal hayatta, çalışanların bedensel ve zihinsel sağlığını korumak adına kurumların alabileceği önemli aksiyonlar neler?
Bugün iş dünyasında en büyük problemlerden biri; insanın sadece performans üzerinden değerlendirilmesi ki gittikçe değişimler başladı ve kendini hissettiriyor. Halden anlayan olmak süreçlerde değişimi başlatıyor. Aidiyet duygusu, ortak felsefe, ortak inanç ile birliktelik yara almaz; aksine güçlenir.
Kurumlar olarak önce çalışanlarını gerçekten dinlemeyi, anlamayı halletmeliyiz. Esneklik, psikolojik güven alanı yaratmak, kapsayıcı iletişim dili kurmak ve çalışanların yalnızca sonuçlarına değil iyi oluş hâllerine de yatırım yapmak çok önemli. Sağlıklı yaşam bir “lüks” değil, temel bir hak.
Mottolarınızdan biri: "Deli olmak özgürlüktür”, peki bugüne kadar iş dünyasında aldığınız en "delilik" sayılabilecek ama toplumsal etkisi en derin olan kararınız hangisiydi?
Çok deliliğim var. Bankadan ayrılıp Güvensan Tesisi Hizmetlerinin ortağı olup vazgeçmeden bu sektörde don kişotluk yapmama kadar. Her şeye rağmen 36 yılı devirdik.
2018’de “Erkeklere konuşuyor” ile bu kültürde erkekliği konuşmak, konuşturmak. Mavi yaka & beyaz yaka hikayeleri, iki yakamızı bir araya getirdik ile sınıfsal eşitsizliğe dikkat çekmek gibi bir çok farklı alanda projeleri pratiğe dökmek.
Eş zamanlı diğer projelerin yanında en sonuncusu sanırım bir çok kişinin “bu koşullarda zoru başlatmak, şu an sırası mı?” dediği dönemlerde Sosyal Etki Zirvesi gibi büyük organizasyonlara cesaret etmekti.
Toplumsal dönüşüm için farklı konu başlıklarında çalışmalar yapan sivil toplum örgütleri ile yan yana olup birlikteliğe davetiye çıkartmak.
İlk zirvede onlarca paydaşla bir araya gelmek, ardından bu yapının yüzlerce kurumun dahil olduğu bir ekosisteme dönüşmesi bana şunu gösterdi: ihtiyaçlar net ve ortak duygularda hızlıca buluşuyoruz.
Son olarak, geleceğe dönüp baktığınızda, iş dünyasında kadınlar ve gençler için nasıl bir "kurumsal miras" bırakmış olmayı hayal ediyorsunuz?
Ben insanların birliktelikten güç alarak, aynı konuda çalışan tarafların ortak çalışmalarda birlikteliği ve sorunun çözümü değil eylemin başladığı bir süreç hayal ediyorum.
Kadınların sadece desteklenen değil; karar veren, yatırım yapan ve dönüştüren tarafta olduğu… Gençlerin ise fikirlerini korkmadan söyleyebildiği bir yapı.
Eğer bir gün biri “Ben cesaretimi biraz da bu hikâyelerden aldım” derse, sanırım benim için en kıymetli miras bu olur. Çünkü gerçek dönüşüm, birbirimize alan açabildiğimizde başlıyor.