Türkiye’nin arıcılıkta üretim kapasitesinin çok güçlü olduğunu ifade eden Anavarza Bal Genel Müdürü Can Sezen, markalaşma, katma değerli ürün ve ihracat alanlarında ise potansiyelin hâlâ tam olarak kullanılamadığını belirtiyor.
Küresel arıcılık sektörü son 10 yıl zarfında istikrarlı bir büyüme kaydetti. Türkiye’nin küresel piyasalardaki pozisyonu hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye, arıcılıkta hem üretim kapasitesi hem de 500’den fazla endemik bitki çeşitliliği açısından dünyada çok güçlü bir konumda. Bugün yaklaşık 115 bin tonluk üretimle Çin’in ardından ikinci sırada yer alıyoruz ve 9 milyona yaklaşan koloni varlığıyla oldukça geniş bir arı ekosistemine sahibiz.
Öte yandan, Türkiye küresel pazarda önemli bir üretici olsa da, üretimin önemli kısmı iç pazarda tüketiliyor. Bu durumun da doğrudan katma değerli ürün üretimiyle ilgisi var. O nedenle, kritik olan nokta sadece üretim miktarı değil, bu üretimi ne kadar katma değerli hâle getirebildiğimiz. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde asıl fırsatı balın ötesine geçerek propolis, arı sütü, polen gibi yüksek katma değerli ürünlerde küresel pazarda daha güçlü bir oyuncu hâline gelerek yakalayacağını düşünüyorum.
Biz Anavarza Bal olarak bu dönüşümü sadece bir ihracat fırsatının ötesinde, aynı zamanda Türkiye’nin tarımsal değer zincirini güçlendirecek stratejik bir alan olarak görüyoruz. Dünyaya genel olarak bakacak olursak, küresel bal üretimi son 10 yılda yıllık ortalama yüzde 2 ila 3 büyüme gösterdi. Katma değerli ürünlerin olduğu geniş sektör (bal, balmumu ve polinasyon hizmetleri) ise daha hızlı büyüyor. 2025 yılı verilerine göre 10-12 milyar dolar katma değerli ürünün ekonomik değerinin, 2034 yılına kadar 17-18 milyar dolara çıkması tahmin ediliyor. Hem katma değerli ürünler hem de bal piyasasının yaklaşık yüzde 4,5 ila 6,4 oranında büyüdüğü gözlemleniyor.
Türkiye, bal üretimi ve kovan sayısı bakımından dünya genelinde Çin ve Hindistan ile ilk üç sırada yer alıyor. 2025 yılı verilerine göre yaklaşık 95 bin ton bal üretimi gerçekleşiyor ve bu sektörden geçimini sağlayan 100 bin arıcı ailesi bulunuyor. Ancak bu potansiyele rağmen kovan başı verimlilikte ciddi bir sorun yaşanıyor. Dünya ortalaması kovan başı 21 kilogram seviyelerindeyken, Türkiye’de bu rakam 17,5 kilogramdan 12,5 kilograma kadar gerilemiş durumda.
Özetle, Türkiye’nin üretim gücü yüksek ancak, bu zenginliği ekonomik bir güce dönüştürmek için vahşi sulamadan vazgeçilmesi, lojistik planlamanın dijitalleşmesi ve üreticinin teknolojiyle buluşturulması gerekiyor. Yani markalaşma, katma değerli ürün ve ihracat alanlarında potansiyel hâlâ tam kullanılmıyor.
Küresel ısınma, özellikle de nektar kaynaklarını değiştirerek arı sağlığına olumsuz etki yapıyor. Yaşanan iklim değişikliğinin arıcılık üzerindeki etkilerinden ve sizin arı sağlığını koruma adına attığınız adımlardan biraz bahseder misiniz?
Küresel ölçekte azalan arı popülasyonu, yalnızca bal üretimini değil tarımsal üretimi, gıda güvenliğini ve ekonomik sürdürülebilirliği de doğrudan etkiliyor. Dünya genelinde gıda üretiminin yaklaşık yüzde 35’i arıların sağladığı tozlaşma sayesinde gerçekleşiyor. Buna karşın iklim değişikliği, pestisit kullanımı ve ekosistem kaybı nedeniyle bazı bölgelerde arı kolonilerinde yüzde 30 ila 50 arası kayıplar raporlanıyor. Ayrıca, küresel ölçekte arıların tarıma sağladığı tozlaşma hizmetinin yıllık ekonomik değerinin yaklaşık 500 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.
İklim değişikliği arıcılığı doğrudan etkileyen en kritik faktörlerden biri. Nektar akışının zamanlaması değişiyor, bazı bitki türlerinin coğrafi dağılımı kayıyor ve bu durum koloni sağlığını ve verimliliği ciddi şekilde etkiliyor. Sadece bunlarla sınırlı da değil: Mevsim kaymaları hasat dönemlerini değiştiriyor. Bazı bölgelerde hasat gecikiyor, bazı yerlerde erkene çekiliyor, bazı ürünlerde ise hasat hiç olmayabiliyor.
Biz Anavarza Bal olarak bu süreci yalnızca bir çevresel risk olarak değil, yönetilmesi gereken bir sistem dönüşümü olarak ele alıyoruz. Bu kapsamda arıcılarla daha yakından çalışıyor, eğitim ve bilinçlendirme süreçlerini güçlendiriyor ve sahadaki uygulamaları veriyle desteklemeye çalışıyoruz. Ancak çok kısa süre önce yepyeni bir adım attık.
Bu yaklaşımı daha kurumsal ve sürdürülebilir bir yapıya taşımak için “Yaşasın Arılar Departmanı’nı” hayata geçirdik. Arılar yalnızca üretimin bir parçası değil, yaşamın sürdürülebilirliğinin temel taşı. Arıları korumadan tarımı, tarımı korumadan gıdayı, gıdayı korumadan geleceği korumak mümkün değil. “Yaşasın Arılar Departmanı’nı” işte bu sorumluluğu sistemli, kalıcı ve ölçülebilir şekilde üstlenmek için kurduk. Amacımız, arıların ihtiyaçlarını gören ve onların haklarını sahada savunan kurumsal bir model oluşturmak. Bu yapı ile arı sağlığı, habitatın korunması ve biyoçeşitliliğin desteklenmesini tek bir çatı altında, ölçülebilir ve sürekli iyileştirilen bir sistem olarak yönetmeyi hedefliyoruz.
Yaşasın Arılar Departmanı’nın çalışma alanları arasında şunlar bulunuyor:
- Küresel Standartlarda Koruma: Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü ve BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) protokollerini temel alarak, Türkiye’deki arı refahı standartlarını yükseltecek faaliyetler hayata geçirmek.
- Arıcı Eğitimleri ve Teknoloji Desteği: Tedarik zincirindeki arıcılara, arı haklarını ve sağlığını merkeze alan modern üretim teknikleri eğitimi vermek.
- Akademik İşbirlikleri: Üniversiteler ve STK’larla ortaklık kurarak arı ölümlerinin önüne geçecek biyoçeşitlilik projeleri planlamak.
- Arı Hakları Diplomasisi: Toplumda arı farkındalığı yaratmak ve arıların ekosistemdeki haklarını savunmak adına kamuoyu bilgilendirme çalışmaları yürütmek.
Anavarza Bal olarak başka ne gibi sürdürülebilir tarım girişimlerine imza attınız?
Biz arıcılığı bir ürün kategorisi olarak değil, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği açısından kritik bir kaldıraç olarak görüyoruz. Çünkü arılar tarımsal verimliliğin ve biyoçeşitliliğin devamı için vazgeçilmez bir rol üstleniyor.
Bu nedenle sürdürülebilirlik yaklaşımımızı tedarik zincirinin tamamına yayıyoruz. Türkiye’nin farklı bölgelerindeki arıcılarla uzun vadeli işbirlikleri kuruyoruz, kalite standartlarını yaygınlaştırıyoruz ve üretim süreçlerinde arı refahını gözeten uygulamaları teşvik ediyoruz.
Aynı zamanda arıcılık ile tarım arasındaki ilişkiyi güçlendiren projelere odaklanıyoruz. Çünkü arıyı korumak, aslında tarımı ve dolayısıyla gıda güvenliğini korumak anlamına geliyor. Tabii Adana Kozan’da bulunan tesisimizi de sürdürülebilir ve doğaya karşı sorumlu yaklaşımımız kapsamında, güneş enerjisi sistemiyle kendi enerjisini üreten bir modele dönüştürdük. Ek olarak, yağmur sularının tesiste kullanımı için yeniden kazandırılması adına yağmur suyu hasadı altyapısını kuruyoruz.
Teknolojinin daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir ivmeyle geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Arıcılık sektörü bundan nasıl etkileniyor?
Arıcılık dışarıdan bakıldığında geleneksel bir alan gibi görünse de aslında teknolojiyle birlikte ciddi bir dönüşüm yaşıyor.
Bugün koloni sağlığının takibinden iklim verilerinin analizine, üretim süreçlerinden kalite kontrol mekanizmalarına kadar birçok alan teknolojiyle yönetiliyor. Özellikle gıda güvenliği ve izlenebilirlik tarafında teknoloji artık belirleyici bir unsur hâline gelmiş durumda.
Tüketici tarafında da önemli bir değişim var. Artık insanlar sadece ürünü değil, ürünün hikâyesini, kaynağını ve güvenilirliğini de satın alıyor. Bu da sektörde şeffaflık ve veri temelli yönetimi zorunlu hâle getiriyor. Fakat tüm bunlara rağmen Türkiye teknoloji ile arıcılık işini çok ilerletebilmiş durumda değil. Aslında kovan sayısı açısından Çin’le aramızda büyük fark yok. Asıl fark verimlilikte. Çin bu işi çok planlı ve organize yürütüyor. Türkiye’de arıcılar büyük ölçüde gezgin arıcılık yapıyor. Nisan sonunda Çukurova’da narenciye balıyla başlayan hasat, Ekim ayında çam balıyla bitiyor. Bu süreçte arıcı Urfa’ya pamuk balına, Kayseri’ye geven balına, Muş’a üçgül balına gidiyor. Yılda ortalama 20 bin kilometre yol yapan arıcı aileleri var.
Ancak bu planlama çoğu zaman “baba usulü” yapılıyor. Telefonla “Orada çiçek var mı?” diye soruluyor ve yola çıkılıyor. Oysa bir dijital kapasite sistemi olsa, arıcı gitmeden önce hangi bölgede ne kadar potansiyel ve kontenjan olduğunu görebilse, hem zaman hem verim kaybı önlenir. Çin’in teknoloji ile fark yarattığı alanlardan biri bu planlama ve organizasyon disiplini. İkinci büyük fark ise yine katma değerli ürün üretimi. Örneğin Çin, arı zehri üretiminde arıyı öldürmeden elektroşok yöntemiyle zehir toplama sistemi geliştirdi. Bu tür hızlı adaptasyon fark yaratıyor. Arı zehri kilogram başına 100 ila 120 bin dolar seviyelerinde alıcı bulabiliyor. Bu da arıcı için ek gelir demek.
Siz ne gibi teknolojik girişimleri hayata geçirdiniz?
Kozan’da bulunan Anavarza Bal tesisimiz, dünyadaki en yetkin bal tesislerinden biri olarak konumlanıyor. Tesis bünyesinde tam akredite ve bağımsız bir laboratuvar yer almakta ve bal üzerine dünyada yapılabilen tüm analizler gerçekleştiriliyor. Bu yetkinlik sayesinde dünyanın önde gelen gıda markalarına da tedarik sağlayan bir konumdayız. Tesisimiz aynı zamanda kendi enerjisini üreten bir yapıya sahip ve 100’ün üzerinde analiz ve duyusal analiz laboratuvarı sayesinde lezzet ve kalite profili en yüksek ballar titizlikle seçilerek kavanozlanıyor.
Bu süreçle ürünün doğallığını, saflığını ve kalite standartlarına uygunluğunu güvence altına alıyoruz. Aynı zamanda bu yapı tüketiciye karşı şeffaflık ve güven oluşturmanın da en önemli unsurlarından biri.
Bunun yanında Ar-Ge yatırımlarımızla yeni ürün geliştirme süreçlerine odaklanıyoruz.
Ürün kişiselleştirme ve çeşitlendirme, iş dünyasına son dönemde damga vuran bir başka konu. Sizin portföyünüzü çeşitlendirme adına ne gibi adımlar attığınızı öğrenebilir miyiz?
Tüketici beklentileri çok hızlı değişiyor ve bu değişim ürün portföyünü doğrudan etkiliyor. Biz de bu dönüşüme paralel olarak ürün çeşitliliğimizi sürekli geliştiriyoruz.
Örneğin toz bal, geleneksel balın ötesinde gıda sanayisine yönelik bir çözüm sunuyor ve özellikle şeker alternatifleri arasında öne çıkıyor. Krem bal gibi farklı tüketim alışkanlıklarına hitap eden ürünler de portföyümüzün önemli bir parçası hâline geldi. Klasik çiçek balı, çam balı, keven kekik balı, pamuk, ıhlamur ve lavanta gibi hasadı daha az olan balların yanı sıra, oteller için tek tüketimlik bal ambalajlarımız da bulunuyor. Yine çocuklar için tasarladığımız Kral Şakir Bal serisinin de satışlarına devam ediyoruz.
Akıllı kapak tasarımı ile de aslında balın tek bir damlasının dahi boşa gitmemesi için farklı bir çözüme gittik.
Önümüzdeki dönemde fonksiyonel gıdalar ve katma değerli arı ürünleri, bizim için önemli büyüme alanları olacak. Burada amacımız sadece ürün çeşitlendirmek değil, aynı zamanda tüketiciye farklı kullanım alanları ve deneyimler sunmak.